5 Aralık 2012 Çarşamba

12 EYLÜL DARBESİ ÖNCESİ YAŞANAN OLAYLAR



12 Eylül 1980 günü Türkiye yeni bir darbe ile uyanmıştı. Darbeyle birlikte hukuk rafa kaldırıldı ve uzun yıllar izleri silinmeyecek yaralar açıldı.

12 Eylül Darbesi'ne giden süreç, yakın tarihimizin en karanlık yıllarıydı. Birbiri ardına suikastler yaşanıyor, bombalar patlıyordu. Toplumun tüm kesimlerinde kutuplaşma hakimdi.

12 Eylül Darbesi'ni iyi bir şekilde analiz edebilmenin yolu, darbe öncesinde yaşananları incelemekten geçiyor.



3 Ocak 1977: Gaziantep Lisesi'nde yaşanan çatışmada 20 öğrenci ve 6 polis yaralandı.

7 Ocak 1977: Gaziantep'te çıkan olaylarda 7 kişi yaralandı, 200 kişi gözaltına alındı.

Artvin'de bütün liseler tatil edildi.

24 Ocak 1977: İstanbul Teknik Üniversitesi açıldı, fakat çıkan olaylar sebebiyle ders yapılamadı, okul boşaltıldı.

Farklı üç ilde bir öğretmen, bir öğrenci ve bir işçi öldü.

Adalet Partisi'nden bir milletvekili, olaylara karışan erkeklerin ve kızların askere alınmasını istedi.

Galatasaray Üniversitesi Mühendislik Fakültesi bir gün kapatıldı.

25 Ocak 1977: Laleli'de iki öğrenci açılan ateş sonucunda hayatını kaybetti.

CHP Milletvekili Hüseyin Erçelik: "Hükümet sanki yeni bir 12 Mart Muhtırası beklemektedir."

26 Ocak 1977: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, iki öğrencinin öldürülmesi üzerine 1 Şubat'a kadar kapatıldı.

6 Şubat 1977: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, "can güvenliği kalmadığı" gerekçesiyle 10 Şubat'a kadar kapatıldı.

7 Nisan 1977: Hacettepe Üniversitesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi çıkan olaylar nedeniyle kapatıldı.

1 Mayıs 1977İstanbul Taksim'deki 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlamalarında çıkan olaylar sonucunda 34 kişi hayatını kaybetti.

27 Mayıs 1977: Mardin'de AP'lilerle CHP'liler arasında çıkan çatışmada 4 kişi öldü.

Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk: "Aşırılar pişman olacaklar."

15 Haziran 1977: Erzurum Üniversitesi Fen Fakültesi doçentlerinden Orhan Yavuz öldürüldü.

4 Ağustos 1977: Ankara'da çıkan çatışmalarda biri polis beş kişi hayatını kaybetti.

16 Mart 1978İstanbul Üniversitesi'nde öğrencilere bomba ve silahlarla saldırı yapıldı. Saldırı sonucunda 5 kişi öldü, 47 kişi de yaralandı.

18 Mart 1978: İstanbul'un Ümraniye ilçesinde beş işçi işkence yapılarak öldürüldü.

24 Mart 1978: Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz otomobilinde kurşunlandı. Saldırı sonucunda Öz, hayatını kaybetti.

17 Nisan 1978: "Hamido" lakaplı Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu, evine gönderilen bombalı paketi açması sonucunda hayatını kaybetti.

11 Temmuz 1978: Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Bedrettin Cömert, otomobilinde silahlı saldırıya uğradı. Saldırı sonucunda Cömert hayatını kaybetti.

9 Ekim 1978: Bahçelievler'de 7 öğrenci öldürüldü.

18 Aralık 1978: Kahramanmaraş'ta bir sinemaya atılan bombanın ardından Alevi ve Sunni vatandaşlar arasına çatışmalar çıktı. Olaylar yedi gün boyunca sürdü. 100'den fazla kişi hayatını kaybetti.

1 Şubat 1979: Milliyet gazetesi genel yayın yönetmeni Abdi İpekçi, suikast sonucu öldürüldü.

28 Eylül 1979Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, otomobiliyle giderken yaylım ateşine tutularak hayatını kaybetti.

19 Kasım 1979: Gazeteci ve MHP İstanbul İl Yönetim Kurulu üyesi İlhan Darendelioğlu, 5 el ateş edilerek öldürüldü.

20 Kasım 1979: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekan Yardımcısı Ümit Doğançay öldürüldü. İstanbul Üniversitesi 6 gün kapatıldı.

3 Aralık 1979: Gazeteci Kemal Fedai Coşkuner, İzmir'de uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetti.

7 Aralık 1979: İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyoloji ve Metodoloji Kürsüsü Başkanı Prof. Cavit Orhan Tütengil, otobüs durağına yürürken açılan ateş sonucunda hayatını kaybetti.

28 Mayıs 1980: MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Saldırının ardından MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, "Bütün MHP'lileri ve ülkücüleri uyarıyorum, komünistlerin oyununa gelmemeliyiz" açıklamasını yaptı.

19 Temmuz 1980: Eski başbakanlardan Nihat Erim, İstanbul Dragos'ta öldürüldü.

22 Temmuz 1980: Maden-İş Sendikası Başkanı Kemal Türker öldürüldü.

4 Aralık 2012 Salı

ADNAN MENDERES'İN UÇAK KAZASI


Tarih: 17 Şubat 1959

Başbakan Adnan Menderes, Kıbrıs görüşmeleri için THY'nin SEV uçağı ile Londra'ya uçmaktaydı.

Önemli bir yolculuktu... Demokrat Parti hükümeti bir süredir Kıbrıs sorunu ile uğraşmaktaydı. Sorunun çözümü için belli görüşmeler yapılıyor, temaslar kuruluyordu. Bu görüşmelerden biri de Londra'da gerçekleştirilecekti.

Ancak kötü hava koşulları nedeniyle THY'nin SEV uçağı, Londra yakınlarında düştü. Kaza sonucunda uçakta bulunan 16 kişi öldü, 10 kişi ise uçaktan sağ kurtuldu. Başbakan Adnan Menderes, kazadan hiç yara almadan kurtuldu. Menderes çıkartıldıktan 7-8 dakika sonra da uçak infilak etti. Kazada yaşamanı kaybedenler arasında şu isimler vardı: Basın Yayın ve Turizm Bakanı Server Somuncuoğlu, Eski Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu, THY Genel Müdürü Abdullah Parla, Başbakanlık Özel Kalem Müdürü Muzaffer Ensü, gazeteci Burhan Tan...




Yaralı olarak kurtulanlardan Başbakan Adnan Menderes'in Özel Kalem Müdürü Şefik Fenmen, kaza anını detaylı bir şekilde anlattı: "Uçak düştüğü zaman yerimden fırladım. Başvekil Menderes ve Umumi Katip Melih Esenbel içerdeydiler. Bu sırada uçağın kuyruğu kopmuş ve bir delik açılmıştı. Tekrar içeriye girdim. Menderes ve Melih Esenbeli ayakta ve arkadaşlarına bakar şekilde gördüm. Onlara yardım ederek beraberce dışarıya çıktık. İlerimizde 4 İngiliz duruyordu, bizi derhal arabalarına alarak evlerine götürdüler. Düşüşümüzden 8 dakika sonra uçakta infilah olduğunu sonradan öğrendim."(1)

Kazanın ardından CHP Genel Başkanı İsmet İnönü ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Genel Başkanı Osman Bölükbaşı, Menderes'e geçmiş olsun telgrafı çekti.

Menderes, Londra Antlaşması'nı hastanedeki odasında imzaladı. 26 Kasım günü yurda dönen Menderes'i halk büyük sevgi gösterileriyle karşıladı. Menderes'in geçeceği havaalanından Edirnekapı'ya kadar olan yol boyunca çok sayıda kurban kesildi. Menderes kendisini karşılayanlara şu sözlerle hitap etti: "Elim uçak kazanından sonra mübarek vatan topraklarına, güzel İstanbul'a dönmüş bulunmaktayım. Şu anlarda sanki araya asırların hasreti girmiş gibi kavuşmanın müstesna heyecanını duymaktayım. Ancak hüzünle ve derhal ifade etmeliyim ki, bu kavuşmanın heyecanı yanında kıymetli arkadaşlarımızı kaybetmenin elemi ile kalbim tarifi çok güç tezatlı hislerin mihrakı halinde çırpınmaktadır...." (2)

(1)Milliyet gazetesi, 19.02.1959
(2)Milliyet gazetesi, 27.02.1959

6 Kasım 2012 Salı

İzmir Ne Zaman İşgal Edildi?


Habertürk ekranlarında Pelin Çift'in sunduğu "Öteki Gündem" programının bu haftaki konukları, Araştırmacı-Yazar Hulki Cevizoğlu ile Radikal gazetesi yazarı Ayşe Hür oldu.



Programın iki konuğu arasında İzmir'in işgali konusunda görüş ayrılığı yaşandı. Ayşe Hür, "İzmir'e ilk 9 Kasım'da asker çıkarıldı" dedi. Buna karşılık Hulki Cevizoğlu ise bu tarihin 15 Mayıs 1919 olduğunu söyledi. 

Ayşe Hür, İzmir'in işgaliyle ilgili olarak konuşmasını şu şekilde sürdürdü: "9 Kasım 1918'de İzmir'e ilk işgal kuvvetlerinin askeri temsilcisi gelmiştir. Herkes de memnun olmuştur. İttihat ve Terakki'den yılmış olan halk ve oradaki gazetelerin hepsi 'iyi oldu' demiştir. Ta ki 15 Mayıs'taki resmi işgale kadar."

Programın devamında Ayşe Hür, İngilizlerin Osmanlı topraklarını işgal düşüncesiyle ilgili olarak şunları söyledi: "Britanya İmparatorluğu içerisindeki çeşitli karar alıcıları uzun süre düşünüyorlar: İstanbul'u işgal etsek mi, etmesek mi?... Britanya'nın bu konudaki karar mekanizmaları arasında farklı görüşleri ileri sürenler var. Çünkü, İstanbul gibi İslam dünyası için çok önemli bir şehrin, halifenin başkentinin, işgal edilmesi milyonlarca Müslüman ahaliyi kızdırabilir, öfkelendirebilir. "

İkinci Mahmut'un Kısaca Hayatı

İkinci Mahmut, 20 Temmuz 1785 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Birinci Abdülhamit, annesi ise Nakşidil Sultan'dır. Babası Birinci Abdülhamit'i kaybettiğinde henüz 4 yaşındaydı. Bu tarihten sonra amcası Üçüncü Selim, onun eğitimi ile bizzat ilgilendi. 

İkinci Mahmut
1807 yılında başlayan Kabakçı Mustafa İsyanı'nın ardından Üçüncü Selim tahttan ayrıldı. Bu sırada çıkan olaylar sonucunda Üçüncü Selim öldürüldü, Şehzade Mahmut ise son anda kurtuldu. 28 Temmuz 1808 tarihinde tahta oturmuşsa da yaşadığı bu olaydan oldukça etkilendi.

İkinci Mahmut, tahta çıktığında ilgilenmesi gereken birçok sorun vardı. Bir yanda Osmanlı-Rus Savaşı, bir yanda Vahabi ve Sırp isyanları, bir yanda da Yeniçeri askerler ile Alemdar Mustafa Paşa'nın askerleri arasında yaşanan çekişme...

İKİNCİ MAHMUT DÖNEMİNDE YAPILAN YENİLİKLER

İkinci Mahmut, bu meseleleri hallettikten sonra büyük bir yenilik hareketine girişti:

1.) Posta teşkilatı kuruldu.
2.) İlköğretim mecburi hale getirildi.
3.) İlk defa Avrupa'ya öğrenciler gönderildi.
4.) Memur yetiştirmek için "Mekteb-i Maarif-i Adliye" kuruldu.
5.) Müsadere usulü kaldırıldı.
6.) Eşkinci Ocağı kuruldu.
7.) Yeniçeri Ocağı kaldırıldı.

İkinci Mahmut döneminde en önemli siyasi olaylardan biri 29 Eylül 1808 tarihinde ayanlarla imzalanan Sened-i İttifak'tı. 

İkinci Mahmut döneminde Osmanlı donanması Navarin'de Fransız, İngiliz ve Rus donanmaları tarafından yakıldı. Bu olayın ardından Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyan ederek Osmanlı topraklarına saldırdı. Kütahya önlerine kadar gelen Mehmet Ali Paşa ile Kütahya Anlaşması imzalandı. 

Yaptığı yeniliklerle Osmanlı tarihinde önemli bir yer edinen İkinci Mahmut, 1 Temmuz 1839 tarihinde hayatını kaybetti. 

5 Kasım 2012 Pazartesi

LOZAN ANTLAŞMASI ZAFER Mİ, HEZİMET Mİ?


24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması, uzun yıllar boyunca tartışmalara neden olmuştur.
Bir kesim Lozan Antlaşması'nı bir "zafer" olarak görürken, diğer bir kesim ise "hezimet" olarak görmekte.
Bu şekilde değerlendirmelerin çıkmasına da bazı sorular neden olmakta.
Lozan Antlaşması'nın gizli maddeleri var mı?
Lozan Antlaşması'nda Musul'u alamaz mıydık?
ABD, neden Lozan Antlaşması'nı imzalamadı?
Ege Adaları'nı Lozan Antlaşması'nda mı kaybettik?
Sorular bu şekilde uzayıp gitmekte...
Biz de Türkiye'de konu üzerine araştırma yapan önemli isimlerin görüşlerini derledik.

*

Habertürk gazetesi yazarı Murat Bardakçı, köşesindeki yazısında Lozan Antlaşması konusunda yıllardan beri süregelen soru işaretlerini cevaplamıştı: "Hiç uzatmadan söyleyeyim: Lozan'da mümkün olan her şey yapılmıştı, savaştan galip ama son derece yorgun çıkmış olan Türkiye, alabileceği her şeyi almıştı!"

LOZAN ANTLAŞMASI'NIN GİZLİ MADDELERİ VAR MI?

Peki, Lozan Antlaşması'nın gizli maddeleri var mıydı? Bardakçı'nın cevabı kısa ve net: "Anlaşmanın gizli maddeleri yoktu... "

LOZAN ANTLAŞMASI'NDAKİ MUSUL SORUNU

Lozan Antlaşması'nda karara varılamayan Musul sorunu halledilemez miydi? Bardakçı'nın cevabı şu şekilde: "Musul petrolleri konusunda Türk delegasyonun zaten başka bir şey yapamazdı, zira Ortadoğu'nun petrol alanlarına hakim olma arzusu dünya savaşının başta gelen sebeplerindendi ve Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkan da Batı'nın bu hırsı idi. "

LOZAN ANTLAŞMASI'NI ABD NEDEN İMZALAMADI?

Bardakçı, "Lozan Antlaşması'nda Amerika'nın neden imzası yoktu?" sorusuna da şu şekilde cevap veriyor: "Amerika'nın Lozan Antlaşması'nı onaylaması ise söz konusu edilemezdi, zira Amerika anlaşmanın taraflarından değildi!"

Bardakçı, yazısını şu cümlelerle bitiriyordu: "Bu memleketin tarihine, kültürüne ve varoluşuna muhalefet eden bazı sağcılarımız ile Lozan'ı ideolojik meta haline getirmeye çalışan sabık solcularımız oturup biraz okusalar ve bir şeyler öğrenseler, eminim her şey çok daha başka olur!"(1)

EGE ADALARI'NI LOZAN ANTLAŞMASI'NDA MI KAYBETTİK?

Taha Akyol ise 1996'da yazdığı Milliyet gazetesinde şu değerlendirmeyi yapıyordu: "Lozan'a hezimet diyenlerden ideologlardan Lozan zabıtlarını okumuş birine rastlamadım. Lozan'da nasıl çetin mücadele verildiğini bilmezler. Hatta çok kimse Ege adalarının Lozan'da Yunanistan'a geçtiğini zanneder.
Hayır, Ege Adaları, Balkan harbindeki hezimetimizden sonra Londra Konferansı'nda İtalya'ya verilmiştir: 30 Mayıs 1913.
Yunanistan'ın Selanik'ten Batı Trakya'ya kadar Osmanlı topraklarını alması da Balkan Savaşı'nda oldu." (2)

(1)Murat Bardakçı, Habertürk gazetesi, 25.07.2011
(2)Taha Akyol, Milliyet gazetesi, 31.01.1996

4 Kasım 2012 Pazar

ATATÜRK VE ADNAN MENDERES



Türk siyasi hayatının unutulmaz liderlerinden Adnan Menderes'in siyaset yolculuğu, Fethi Okyar'ın öncülüğünde kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası ile başlamıştı. Ancak Serbest Cumhuriyet Fırkası uzun ömürlü olamamış; çok partili hayata geçişin ikinci demesi de başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın siyaset yolculuğu kısa sürse de Adnan Menderes'in daha önünde uzun bir yolculuğu vardı.




CHP, bu tarihten sonra parti teşkilatında çeşitli düzenlemelere gitti. Celal Bayar, Aydın'a gelerek Adnan Menderes'le bir görüşme gerçekleştirdi. Menderes'i bu görüşmede CHP'ye katılmaya ikna etti. Menderes bu görüşmeyi şu şekilde anlatıyordu: "Bayar, tanıdığım ve saygınlık duyduğum bir kişiydi. Aynı heyette bulunan Vasıf Çınar da İttihat ve Terakki okulundan hocamdı. Onların ısrarıyla CHP'ye girdim. Fikirlerimi orada savunacaktım. O zamana kadar bizimle beraber CHP'ye çekingen davranan arkadaşlarımız da CHP'ye girmişlerdi."

ATATÜRK: "ÇOK DİKKATE DEĞER FİKİRLERİ VAR"

Atatürk ile Menderes'in yolu, Atatürk'ün Aydın'a yapacağı bir ziyaret sırasında kesişecekti. Atatürk, kısa bir ziyaret yapmak düşüncesindeydi, fakat ziyareti yaklaşık dört saat sürmüştü. Adnan Menderes, o günü şöyle anlatıyordu: "Atatürk, Aydın'da birçok yerlere uğradığı halde parti binasına gelmek istememişti. Vasıf Çınar ve arkadaşlarının ısrarıyla eminim ki istemeyerek sadece gelmedi demesinler diye partiye uğradı. Ama bu ziyaretin uzamamasını, mümkünse beş dakika içinde tamamlanmasını da istiyorlardı."

Menderes, anısına şu şekilde devam ediyordu: "Odada il idare kurulundan 7 kişi vardı. İltifat buyurdular, konuşma hemen hemen tamamen Atatürk'le benim aramda geçti. İlk kez ikram ettiğim sigarayı almayan ve kahve istemeyen Atatürk'ün ülke sorunları üzerinde konuşma koyulaşınca takdim ettiğim bir paket Gazi sigarasını içip bitirmiş olduklarını ayrıldıkları zaman anladım. Ayrıca dört fincan kahve de emrettiklerini bugünkü gibi hatırlıyorum."

Atatürk, Adnan Menderes'in yanından ayrıldıktan sonra Recep Peker'e şunları söyledi: "Burada konuştuğum genç, elbette ki parti örgütünde kalamaz. Çok dikkate değer fikirleri var."

Adnan Menderes'in siyasi konulardaki kabiliyetini fark eden Atatürk, bir sonraki seçimde milletvekili olmasını sağladı. Böylece Adnan Menderes, 33 yaşında TBMM'ye girerek meclisin en genç milletvekillerinden biri olmuştu.

NOT: Yazıyı hazırlarken, Milliyet gazetesinin 01.10.1979 tarihli sayısında Turhan Aytul'un hazırladığı yazı dizisinden yararlandım.

BAŞKANLIK SİSTEMİ NEDİR?



Başkanlık sistemi, Türk siyasi hayatında zaman zaman gündeme gelmiş, ancak geniş bir çerçevede tartışılmamıştı.
Özellikle de Turgut Özal'ın başbakanlığı sırasında çokça konuşulmuştu.
O dönem yapılan eleştiriler, "Özal'ın tek adam olacağı" üzerine kuruluydu.
Başkanlık sistemi üzerine tartışmalar, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın açıklamalarıyla bir süredir yine gündemde.
Başbakan Erdoğan'ın, başkanlık sistemiyle ilgili olarak, "İlla olacak diye bir iddiamız yok, tartışalım. Nihai kararı halk verecek. Olursa olur, olmazsa olmaz. Halkın sistemi iyi anlaması lazım. Parlamenter sistemin yok olacağını söylemek de cahilce ve acemice" sözleri başkanlık sistemine göz kırptı olarak değerlendirildi.
Başkanlık sistemi tartışmalarında tıpkı yıllar önce yapıldığı gibi eleştiriler yine 'tek adamlık meselesi' üzerine.

Gündemimizi uzun bir süredir işgal eden bu başkanlık sistem nedir?
Yararları nedir, zararları nedir?
Ülkemizin siyasi yapısına ne derece uygundur?
CNNTÜRK'te Taha Akyol'un sunduğu Eğrisi Doğrusu programına katılan AK Parti Kütahya Milletvekili İdris Bal, başkanlık sistemi hakkında önemli bilgiler verdi. Bal, Başbakan Erdoğan'a başkanlık sistemi hakkında ayrıntılı bir rapor da vermişti.

İdris Bal, öncelikli olarak yürürlükteki sistemin istikrarsızlık sağlayan yapısını eleştirdi: "89 yıllık cumhuriyet tarihimizde 61. hükümeti kurmuşuz. Bu bile bir şey ifade ediyor. 1,5 yılda bir hükümet kurulması demek bir istikrarsızlık demektir. Özellikle koalisyon bağlamında çok başarısız bir ülkeyiz. Partiler bir araya gelemiyor, gelseler bile çok kısa zamanda ayrılıyorlar, kavga ediyorlar. Ya da koalisyon içindeki bakanlıklar arasında uyum sorunu oluyor. Tabiri caizse 'Koalisyon kurma ve bozma oyunu' oynanmış gibi bir durum ortaya çıkıyor."

"Başkanlık sistemiyle ilgili olarak yazılanlara, çizilenlere, konuşulanlara baktığımız zaman sanki bir padişah gibi başkan gelecek ve her şeye hakim olacak. Ben iddia ediyorum bizim sistemimizde çoğunluğu sağlayan bir başbakan, ABD'deki başkandan çok çok daha hakimdir. Hem yasamaya hakimdir, hem yürütmeye hakimdir. Eğer tek adamdan bahsediliyorsa bu başkanlık sisteminden daha fazla parlamenter sistemde, hem yasamaya hem yürütmeye hakim olan çok oy almış bir parti lideri bağlamında daha doğrudur. Dolayısıyla parlamenter sistemde demokrasinin öngördüğü yasama yürütmeyi dengelesin, yürütme yasamayı dengelesin asla olmaz. Çünkü işin doğasına terstir. Benim partim gelecek meclise, en çok oyu alacak, benim partimden benim liderim başbakan olacak, bazı arkadaşlarım bakan  olacak. Ondan sonra ben onlara karşı verilmiş gensoruyu destekleyeceğim, onları denetleyeceğim. Yok öyle bir şey... Bu işin ruhuna terstir."

"Benim Başkanlık sistemini tartışmamın sebebi şu. Geçmişe baktığımda, objektif bir şekilde, rahatsızlıklarımızın olduğunu görüyorum; koalisyonlar anlamında, cumhurbaşkanı seçimleri anlamında, çift başlılık anlamında... Bu çerçevede bir şeyler yapmak lazım; medyasıyla, üniversitesiyle, siyasetçisiyle."

"Başkanlık sistemi, koalisyonlardan otomatikmen ülkeyi kurtaracak bir modeldir. Koalisyon olma ihtimali teorik olarak yok. Şu andaki parlamenter sistemde seçimler oluyor ve bir parti seçimlerden eğer yeterli oyu alamazsa başka partiyle uzlaşmak, onunla beraber hükümeti kurmak mecburiyetinde. Ama başkanlık sisteminde hükümeti kurmak için başkan ayrı bir seçimle seçiliyor, meclisin üyeleri ayrı bir seçimle seçiliyor. Dolayısıyla başkan meclisin içerisinden çıkmıyor. Dolayısıyla başkanı seçiyorsunuz, başkan tabiri caizse sekreter gibi bakanlarını seçiyor. Meclisin güvenoyu vermesine de gerek yok. Dolayısıyla koalisyon şansı sıfır. "

"Başkanlık sistemindeki yasamanın yürütmeyi, yürütmenin yasamayı denetlemesinin mantığı şu: Birbirine ihtiyacı olması. Mesela yasama müsaade etmezse başkanın bütçesi geçmez. Dolayısıyla burada yasama yürütmeye ihtiyaç duyuyor, yürütme yasamaya ihtiyaç duyuyor. Karşılıklı bu ihtiyaçtan dolayı denetleme ortaya çıkıyor. "

"Başkan kongreye muhtaç, kongre de başkana muhtaç. Dolayısıyla bu muhtaçlıktan dolayı karşılıklı iyi geçinme ve denetleme söz konusu oluyor."

31 Ekim 2012 Çarşamba

Mehmet Eymür'den Önemli Açıklamalar


Bir dönemin önemli isimlerinden olan emekli MİT görevlisi Mehmet Eymür, TVNET'te Ferhat Ünlü'nün sunduğu İstihbarat programının konuğu oldu.

Sabah Gazetesi Özel İstihbarat Müdürü Abdurrahman Şimşek'in de katıldığı programda Mehmet Eymür, Milli İstihbarat Teşkilatı'nda görev yaptığı dönemle ilgili önemli açıklamalarda bulundu.

MEHMET EYMÜR KİMDİR?

Programın başında Mehmet Eymür'ü tanıtan kısa bir VTR yayınlandı. Eymür, yayınlanan VTR'de şu şekilde tanıtıldı: "Mehmet Eymür... Milli İstihbarat Teşkilatı'nda uzun yıllar kritik görevlerde bulunmuş çok önemli bir isim. Türkiye'nin istihbarat ve güvenlik tarihinin son yarım yüzyılındaki pek çok gelişmenin yakın tanığı. Eymür, 1960'ların başında girdiği MİT'te pek çok operasyonda rol aldı. Takip memurluğundan Kontrterör Merkezi Başkanlığı'na kadar yükseldi. CİA'ye çalışan Sabahattin Savaşman'ı yakalayan ekipte yer aldı. 12 Mart Muhtırası'ndan sonra adı işkenceyle özdeşleşmiş; Ziverbey Köşkü'nde sorgulamalara katılmış. Hiram Abas'la girlikte THKPC lideri Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürüldüğü Kızıldere Operasyonu'nda yer aldı. Behçet Cantürk ve Dündar Kılıç'ın gözaltına alınıp sorgulandığı Babalar Operasyonu'nu başlattı. Kamuoyunda 1. ve 2. MİT Raporları olarak bilinen istihbarat raporlarını yazdı. PKK lideri Abdullah Öcalan'a yönelik iki ayrı suikast girişimini yönetti. Susurluk kazasından sonra emniyetteki Mehmet Ağar ekibinin faaliyetlerini anlattı, kendisi de emniyetteki ekip tarafından Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ı kullandığı için eleştirildi. Mehmet Eymür, eski arkadaşı Şenkal Atasagun MİT Müsteşarlığı'na getirildikten sonra Washington'a atandı. Daha sonra MİT'ten emekli oldu ve Türkiye döndü. Ergenekon Davası'nda tanık olarak dinlendi. Eymür, bütün bu yönleriyle Türk istihbarat tarihinin en tanınmış isimlerinden biri, belki de birincisi...."

MEHMET EYMÜR HİRAM ABAS'I ANLATIYOR

Ferhat Ünlü, Mehmet Eymür'e, 26 Eylül 1990'da suikaste uğrayan ve yakın bir ilişkisi olduğu Hiram Abas'ı sordu. Mehmet Eymür, çalışma arkadaşı Hiram Abas'la ilgili şunları söyledi: "Hiram Bey lafını esirgemeyen ve çok düzgün bir insandı. Bazı insanlar onun isminden rahatsız olurlardı; Ermeni mi, Yahudi mi diye soranlar olurdu. Onun dedesi mason olduğu için bu ismi koymuş. O, bundan gocunmadı. Çünkü özgüveni olan bir insandı. Tam ismi aslında Mustafa Hiram Abas. Ama Hiram denilmesinden hiç rahatsız olmazdı. Çünkü masonlukla da hiçbir ilgisi yoktu. Sporcu bir insandı. Gençliğinde Fransa'da okurken ailesinin yükünü azaltmak için profesyonel boks müsabakaları yaparak geçimini sağlıyordu. Ayrıca benim kardeşim olmadığı için bir 'abi' gibiydi benim için. Yurtdışından döndüğümde ilk gelip hudutta beni karşılayan Hiram Bey'di. Başkalarının yanında resmi konuşurduk, ama beraber olduğumuz zaman 'abi' diye hitap ederdim."

HİRAM ABAS'I KİM ÖLDÜRDÜ?

Mehmet Eymür, Hiram Abas'ın suikast sonucu ölümüyle ilgili olarak da, "Hiram Bey'in belli bir mevkiye gelmesini arzu etmeyen insanların yaptığını söylemek mümkün" diye konuştu.

ZİVERBEY KÖŞKÜ SORGULAMALARI

Ferhat Ünlü, "12 Mart 1971'deki muhtıranın ardından yaşanan Ziverbey Köşkü sorgulamaları... Bu sorgulamaların işkenceli sorgulamalar olduğu söylendi. Siz de o köşkte bulunuyordunuz. Bu işkenceli sorgulamalar neydi?" sorunu yöneltti. Mehmet Eymür bu soruya karşılık, "Sorgu ile işkenceyi ayırmak lazım. Orası bir sorgu bürosu zaten. İstanbul'da Merkez Komutanlığı doluydu, Emniyet doluydu, her yer de tutuklular vardı. Bir tek Ziverbey değil" diye konuştu. Mehmet Eymür konuşmasını şu şekilde sürdürdü: "Ben iyi bir sorgucuydum. Sorgu zaten pek böyle iç açıcı, oturup da sohbet masasında yapılan, bir şey değil. Bir hücre gibi küçük bir odada kalıyor, kimseyle konuşmuyor, tuvalete bile kontrollü gidiyor. Bu zaten normal bir insan için bir işkencedir. Kesinlikle söyleyebilirim ki, zaman zaman bu tip aşırı davranışlar da bulunan insanlar oldu."

ŞEMDİN SAKIK NASIL YAKALANDI?

Mehmet Eymür, Şemdin Sakık'ın yakalanmasıyla ilgili olarak da önemli açıklamalarda bulundu: "Şemdin Sakık Barzani'ye sığınıyor. Barzani'nin resmi yayınladığı belge var. Şemdin Sakık bize sığınmıştır, Abdullah Öcalan'la görüş ayrılıkları olduğu için diye. Ondan sonra da Barzani bize verdi. Bizimkiler de gidip aldılar. Aynı Abdullah Öcalan'ın Kenya'da bize verilmesi gibi. Gidip de bir operasyonla alınma diye bir şey yok."


"MAHMUT YILDIRIM'I YURT DIŞINDA KULLANDIK"

Ferhat Ünlü, Mehmet Eymür'ün, "Mahmut Yıldırım'ı yurt dışında kullandık" demesi üzerine, "Nerede kullandınız?" diye sordu. Mehmet Eymür de, "Suriye'de kullandık, Lübnan'da kullandık" dedi.

NOT: Programın tamamını TVNET'in internet sitesinden izleyebilirsiniz.

29 Ekim 2012 Pazartesi

Ayşe Hür ile Hulki Cevizoğlu, Milli Mücadele ve Cumhuriyet Dönemi'ni tartıştı


Habertürk ekranlarında Pelin Çift'in sunduğu "Öteki Gündem" programının bu haftaki konukları, Araştırmacı-Yazar Hulki Cevizoğlu ile Radikal gazetesi yazarı Ayşe Hür oldu.

Yaklaşık dört saat süren programa ilerleyen saatlerde Habertürk gazetesi yazarı Murat Bardakçı da telefonla bağlandı. Sert tartışmaların yaşandığı programda "Atatürk ve Cumhuriyet" üzerine konuşuldu.

Moderatör Pelin Çift, öncelikli olarak konuklara Milli Mücadele'nin başlamasıyla ilgili bir soru yöneltti.

MİLLİ MÜCADELE NASIL BAŞLADI?

Ayşe Hür, Milli Mücadele'nin başlangıç hikayesiyle ilgili olarak şu açıklamaları yaptı: "Bu tür tarihsel süreçlerde bir başlangıç tarihi seçmek gerçekten problemli bir şeydir. Yani hiçbir şeyin tek bir günde başladığını ve o tarihten önceki ile o günden sonrasının çok büyük bir farklılık olduğunu söylemek doğru değil."

Ayşe Hür, 19 Mayıs tarihinin, 15-20 Ekim 1927 tarihli CHP Kurultayı'nda Atatürk'ün okuduğu Büyük Nutuk'taki, "19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktım..." cümlesiyle bağlantılı olarak resmi tarihin başlangıç seçtiği bir tarih olduğunu belirtti. 

Ayşe Hür konuşmasını şu şekilde sürdürdü: "Sizin de bir az önce dediğiniz gibi buna itiraz edenler var. Bu itirazlardan en önemlisi, muhtemelen de en ciddiye alınması gereken, Milli Mücadele'nin önemli iki liderinden birisi olan Kazım Karabekir Paşa'nın itirazıdır.  Onun iddiasına göre Mustafa Kemal o sırada farklı bir gündem içerisindeydi. Başka kaynaklardan da bildiğimiz kadarıyla Mustafa Kemal'in, İstanbul'da bir çözüm yaratılabilir mi diye bazı görüşmeler yaptığı veya yapmayı planlandığı anlaşılıyor. Bunların arasında İstanbul'daki İtilaf Devletleri temsilcileri var, İngiliz istihbarat görevlileri var, İtalyan temsilcisi var, Fransızlar var... Ama bir yandan da acaba Harbiye Nazırı olursa gidişatı tersine çevirecek bazı siyasi manevraları orada yapabilir mi şeklinde bir şeyi var. Bu kınanacak bir şey değil."

Hulki Cevizoğlu ise Milli Mücadele'nin başlangıç hikayesiyle ilgili olarak şu açıklamaları yaptı: "Kurtuluş Savaşı'nı Mustafa Kemal başlatmıştır. Kazım Karabekir başlatmamıştır... Kazım Karabekir çok önemli bir insandır. O olmasaydı Kurtuluş Savaşı'nda sonuç ne olurdu, ona bakmak gerekir. Çünkü Kazım Karabekir, Mustafa Kemal'i tutuklamakla görevlendirilen bir Osmanlı paşasıydı aynı zamanda. Onu orada tutuklasaydı belki kaderi değişecekti. Ama Mustafa Kemal'in aklına sonradan gelmiş bir fikir değildir bu Milli Mücadele."

"SARAYA DAMAT OLABİLİR, ÇOK RAHAT YAŞAYABİLİRDİ"

Hulki Cevizoğlu, Mustafa Kemal'in ihtilalci yapısının öğrencilik yıllarından itibaren kendisini gösterdiğini belirtti: "Mustafa Kemal Harp Okulu'na girdiğinden itibaren ihtilalci yapısını ortaya koymuş bir insan. O sırada gözaltına alınmış, duvar gazetesi çıkarmış, tek yapraklı gazete çıkarmış... Kendine aşırı güveniyor. Osmanlı'nın gidişatını kötü görüyor. Öğrencilik yıllarında defalarca başı derde girmiş ve bunlardan da korkmamış birisi. O da saraya damat olabilir, çok rahat yaşayabilirdi." 

MUSTAFA KEMAL VAHDETTİN'İN KIZIYLA EVLENMEK İSTEDİ Mİ?

Bu noktada Ayşe Hür, "Sabiha Sultan evet deseydi belki de olacaktı. Çünkü Ömer Faruk Efendi'ye aşık olduğu için o hanımefendi reddetmiş" açıklamasını yaptı.

İZMİR NE ZAMAN İŞGAL EDİLDİ?

Programın iki konuğu arasında İzmir'in işgali konusunda da görüş ayrılığı yaşandı. Ayşe Hür, "İzmir'e ilk 9 Kasım'da asker çıkarıldı" dedi. Buna karşılık Hulki Cevizoğlu ise bu tarihin 15 Mayıs 1919 olduğunu söyledi. 

Ayşe Hür İzmir'in işgaliyle ilgili olarak konuşmasını şu şekilde sürdürdü: "9 Kasım 1918'de İzmir'e ilk işgal kuvvetlerinin askeri temsilcisi gelmiştir. Herkes de memnun olmuştur. İttihat ve Terakki'den yılmış olan halk ve oradaki gazetelerin hepsi 'iyi oldu' demiştir. Ta ki 15 Mayıs'taki resmi işgale kadar. "

Programın devamında Ayşe Hür, İngilizlerin Osmanlı topraklarını işgal düşüncesiyle ilgili olarak şunları söyledi: "Britanya İmparatorluğu içerisindeki çeşitli karar alıcıları uzun süre düşünüyorlar: İstanbul'u işgal etsek mi, etmesek mi?... Britanya'nın bu konudaki karar mekanizmaları arasında farklı görüşleri ileri sürenler var. Çünkü, İstanbul gibi İslam dünyası için çok önemli bir şehrin, halifenin başkentinin, işgal edilmesi milyonlarca Müslüman ahaliyi kızdırabilir, öfkelendirebilir. "

AMERİKA'NIN GİZLİ PLANI

Hulki Cevizoğlu, gizli bir elin resmi tarihten ABD'nin işgalciler arasındaki konumunu sildirdiğini belirtti: "Resmi tarih bize Amerikan savaş gemilerinin boğazlara geldiğini söylemedi... Resmi tarih bize Samsun'u Amerikan Savaş gemilerinin korumasında Yunan gemilerinin bombaladığını söylemedi."

"YUNANLILARI ZORLA ANKARA'YA İTTİLER"

Hulki Cevizoğlu, Yunanlıların Türkiye topraklarını işgal girişimiyle ilgili olarak da şunları söyledi: "Yunanistan yöneticileri diyor ki: 'Biz kendi halimizle zor uğraşıyoruz. Türkiye'yi işgal edecek kuvvetimiz yok. Bunlar bizi arkadan itiyor.' Arkadan itenler kim Yunanistan'ı? Bugün PKK'yı kullanan dış güçler, 1919'da da Yunanistan'ı kullanıyor. 1919'un PKK'sı Yunanistan'dı; Türkiye'yi işgal bakımından. Çünkü adamlar, 'bizim halimiz yok bizi bırakın' diyor. Onlar da savaştan çıkmışlar, ama 'bizi ittiler' diyorlar. Adamları zorla Ankara Polatlı'ya kadar ite ite getirdiler."


23 Ekim 2012 Salı

ADNAN KAHVECİ






Cemal Süreya der ki: "Her ölüm erken ölümdür."
Gerçekten de öyleydi; her ölüm erkendi.
Ülke olarak bu durumu az mı tecrübe etmiştik?
Özellikle de, birçoğumuzun "kara yıl" olarak adlandırdığı 1993'te...
Bu topraklarda yaşayanlar iyi bilir; kayıpların ve ayrılıkların yılı olan 1993'ü.
Kimleri kaybetmemiş, kimlerden ayrılmamıştık ki?
Turgut Özal, Uğur Mumcu, Adnan Kahveci, Eşref Bitlis, Bahtiyar Aydın ve ismini sayamadığım daha niceleri...
En çalışkan siyasetçilerimizi, en cesur gazetecimizi ve en donanımlı askerlerimizi bu "kara yıl"da kaybetmiştik.
Pazar günü, bu isimlerden Adnan Kahveci'nin ölüm yıldönümü.(5 Şubat 1993)
Adnan Kahveci, bundan 19 sene önce bir trafik kazası sonucu eşi ve kızıyla birlikte hayatını kaybetmişti.
Bu vesileyle onu hatırlayalım ve hatırlatalım.

*

Adnan Kahveci, unutulmaz bir siyaset adamıydı.
Trafik kazaları üzerine az kafa yormamıştı.
Trafikte suç işleyenlerin "anında ceza ödemesi" sisteminin mucidiydi.
Bu yasayla birlikte trafik kazalarının azalmasını umut ediyordu.
Ancak ne hazindir ki, kendisi bir trafik kazası sonucu yaşamını yitirdi.
Kaza mıdır, değil midir?...
Suikast olabileceği yolunda ciddi kuşkular vardı.
Ancak tüm soruşturmalara karşın suikast iddiası delillendirilemedi.
Yine de birçoğumuzun kafasında soru işaretleri yok değil!

*

O, tüm kesimlere kendini sevdirmeyi başarabilmişti.
Gazeteci Necati Doğru, farklı siyasi görüşleri paylaşmasına ve Kahveci'nin bakan olduğu hükümetin sıkı muhaliflerinden biri olmasına rağmen onun ölümünden sonra köşesinde şu satırları yazmıştı:
"Oysa sosyal vicdanı vardı.
Dubleciliğe karşı çıktı.
Sülüklüğe karşı çıktı.
Kıyak Emekliliğe karşı çıktı.
Rüşvete karşı çıktı.
Lojman sefasına karşı çıktı.
Kara ekonomiye karşı çıktı."
Açıkçası, Kahveci'yle aynı siyasi mecradaki kişiler bile onu bu kadar net ve güzel anlatamazdı.

*

Aslında daha okul sıralarında belliydi; zekiliği ve çalışkanlığı.
1966'da Kabataş Lisesi'ni birincilikle bitirmiş ve aynı yıl girdiği üniversite sınavında Türkiye birincisi olmuştu.
ABD'deki Purdue Üniversitesi'nde Elektrik Mühendisliği bölümünden mezun olmuş, Missouri Üniversitesi'nde de doktorasını yapmıştı.
Ayrıca üç yabancı dil biliyordu.
Başarı, başarı, başarı...
Adnan Kahveci demek; başarı ve durmadan çalışmak demekti.
Turgut Özal, bu yeteneği görmede gecikmemişti.
1983'te ANAP'ı kurduğunda onu da yanına almıştı.
1987'de Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı, 1988'de de Maliye Bakanı oldu.
Bakan olmasına rağmen seçmen bölgesi olan İstanbul Kartal'dan hiç ayrılmadı.
Bölgesinde birçok kahveyi bizzat dolaşır ve ayrım gözetmeksizin birçok siyasi görüşten kişiyle istişare ederdi.

*

1991'de yeniden seçilen 130 milletvekili, ikinci kez 40'ar milyon lira maaş alacaktı.
O dönem, "duble maaş" olarak bilinen bu duruma en çok karşı çıkan vekillerden oldu.
Bu duruma şu sözlerle tepki göstermişti: "Ben; Ekim, Kasım, Aralık ayı maaşlarımı aldım.İkinci kez aynı aylar için maaş almak, kanunen hakkım olsa da vicdanen kendimde öyle bir hak görmüyorum."
Böyle de vicdanlıydı.

*

Meclis Lojmanları'nın yerine Merkez Bankası Lojmanları'nda kaldı. Gerekçesiyse; Meclis Lojmanı'nın devlete ayda 12 milyona, kendi kaldığı lojmanınsa 1 milyona mal olmasıydı.
"Makam şoförü uygulamasından vazgeçilmeli.Herkes kendi taşıtını kendi kullanmalı, benzin fişini kendi doldurmalıdır.Şoförleri başka alanda istihdam etmeliyiz." derdi.
Böyle de tasarrufluydu.
Onu birçoklarından farklı kılansa tasarrufa halktan değil, yöneticilerden başlama stratejisiydi.

*

Milli Emlak arazisini ucuza kapatmaya çalışanların karşısında dimdik durdu.
Kara ekonomiyi bitirmek için esnafa yazar kasa uygulamasını zorunlu hale getirdi.
Elektronik oy sayım cihazı ve mini yazar kasayı icat etti.
Bu icatlarının patentlerini de aldı.
Böyle de mucitti.

*

En sonki mucidi; "enflasyona çözüm" olacaktı.
Üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyordu.
Ancak uygulaması nasip olmadı.
Seçim sistemi üzerine de projeleri vardı; yürürlüğe koyamadığı.
Mesela bugün birçok partinin tartıştığı, aday belirleme sistemi.
Kahveci, yürürlükte olan sistemin lider sultasını oluşturduğunu savunuyordu.
Buna çözümüyse adayların, halkın katılımıyla ön seçim sonucunda belirlenmesiydi.
Bugün bile hala tartışılan bir mevzu değil mi?

*

Elinin altında hep bir hesap makinesi vardı.
Bilinen politikacı tipi değildi.
Her yönüyle farklı bir siyasetçiydi.
Gazeteci Taha Akyol, bir anısını köşesinde şöyle paylaşmıştı: "Cebinde daima taşıdığı hesap makinesini çıkarmış, 'ehliyet cüzdanı' yerine 'sürücü kartı' vermenin ne kadar tasarruf sağlayacağını hesap ediyordu."

*

Özal'ın direktifiyle Kürt sorunu üzerinde de çalışmalar yaptı.
Ülkemizde sayılı olan Kürt sorunu raporlarından biri ona aitti.
Bunun için bölgeye de sık sık gitti
Hatta bir keresinde PKK'nın pususundan son anda kurtuldu.

*

Talana, kaçağa, rüşvete karşıydı.
Sevmeyenleri de bu yönlerini bilirdi.
Öyle ki yıllar sonra bir bakan kaçak yapılaşmanın üzerine gittiğinde, "Adnan Kahveci'yi sakın unutma" sözleriyle tehdit edilecekti.

*

Siyasetin kıvraklıklarını ve inceliklerini bilmezdi.
Tek bildiği ve yaptığı; çalışmak ve üretmekti.
Onu, popülizmle suçlayanlar da oldu.
Ancak onu biraz tanıyanlar, bu iddiaları dikkate değer bulmadı.
Öldükten sonra ismi sokaklarda, caddelerde, parklarda,okullarda yaşadı.
Sağ görüşe mensup belediyeler de, sol görüşe mensup belediyeler de onun ismini vermekten hiç çekinmedi.
Dedik ya; herkes tarafından sevilen bir isimdi.

*

İşte böyle güzel adamdı, Adnan Kahveci.
Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.

MERT C. DEMİR

22 Ekim 2012 Pazartesi

Senarist olmak: Nasıl senarist olunur?

Senaristlik, oldukça meşakkatli bir meslek. Peki, senarist nasıl olunur? Bunun için iyi bir birikim elde etmek yeterli mi?


Senarist, bir filmin en önemli unsurudur.
Büyük çaba ve emekle filmi yoktan var eden kişidir.
Ancak buna karşın hak ettiği karşılığı bulamaz.
İzleyicilerin büyük çoğunluğu, izlemeye doyamadıkları dizilerin ya da filmlerin bir yazarının olduğunu unuturlar.
Bu nedenle de senaristi ile anılan filmler çok nadirdir.
Filmler daha çok başrol oyuncusuyla ya da yönetmeniyle anılır.
Senaristler tabiri caizse “öksüz”lerdir.
Ya da daha farklı bir şekilde tanımlamak gerekirse, “görünmeyen kahramanlar”dır.
Aslında her şey onun kalemiyle başlar.
Diğer unsurlar ise onun kaleminin ardından gelir.

SENARİST ARANIYOR

Ülkemizde film ve dizi sektörünün yükselişi senaristlerin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi.
Her yıl çekilen film ve dizi sayısı inanılmaz bir şekilde artmakta.
Bu artışın sonucunda senarist ihtiyacı belirdi.
Çünkü, diğer unsurlar bir şekilde bulunmasına karşın güzel bir hikaye ve bu hikayeyi kalemiyle izleyiciye sunacak kaliteli senarist bulunmasında çeşitli sıkıntılar var.
Son dönemlerde dizi sektöründe görülen kısa vadeli yapımlar ve gişede beklentileri karşılamayan filmler, çok net bir biçimde kaliteli senaristlere ihtiyacın olduğunu bize gösteriyor.

KALİTELİ SENARİST

Üst üste değindiğimiz kaliteli senaristten kastımız nedir?
Kaliteli senarist, her şeyden önce yaratıcıdır.
Çakma hikayeler değil özgün hikayeler bulur.
Bazen çakma hikayelerle belli bir yol alınsa da elbet bir yerde tıkanıyor.
Bunun için daha önce değinilmemiş konular bulunmalı.
Günümüze değin birçok film yapıldı, bu yüzden biliyorum ki konu seçimi de kolay bir iş değil.
Ancak unutulmamalıdır ki, günümüzde ancak özgün hikayeler hak ettiği değeri bulur.

SENARİST NASIL OLUNUR?

Gelelim senarist adaylarına...
Senarist nasıl olunur?
Öncelikli olarak senaryo yazımının belirli kuralları öğrenilmeli.
Bu öğrenim okullarda ve kurslarda yapılabileceği gibi şahsi gayretlerimizle de yapılabilir.
Senaryo yazım kurallarını öğrendikten sonra sıra özgün bir hikaye bulmaya gelir.
Özgün bir hikaye bulup bunu senaryolaştırdıktan sonra senarist adaylarını zorlu bir süreç bekler.
Biraz önce piyasada özgün hikayeler arandığını belirttiysek de yapımcılarla iletişim kurmak o kadar da kolay olmayabilir.
Bazen randevu almak için uzun bir süre bekleyebilirsiniz.
Yalnız son zamanlarda bazı yapımcılar internet sitelerinden senaryo kabul etmekte.
Bu yol da seçenekler arasında yerini almalı.

21 Ekim 2012 Pazar

CEM ERSEVER'İ KİM ÖLDÜRDÜ?

Cem Ersever

Cem Ersever...
Bir dönemin en önemli ve en konuşulan askerlerinden biri.
PKK'ya karşı verilen mücadelenin bizzat içinde yer aldı.
Birçoklarına göre, “JİTEM'in karakutusu.”

*

Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'in “uçak kazası” sonucu ölümünün ardından 17 Mart 1993'de istifa etti.
Cem Ersever'in Eşref Bitlis'le olan yakın ilişkisini birçok kişi bilirdi.
İstifasının ardından Aydınlık gazetesine yaptığı açıklamalarla çok konuşuldu.
Üçgendeki Tezgah” ve “Kürtler, PKK ve Abdullah Öcalan” kitaplarını yazdı.
Yazdığı kitaplar da Aydınlık gazetesindeki açıklamaları kadar dikkat çekiciydi.

*

24 Ekim 1993 günü ifade vermek üzere Ankara'ya gitti, ancak bir daha kendisinden haber alınamadı.
Yaklaşık iki hafta boyunca kimse Cem Ersever'e ulaşamadı.
4 Kasım 1993'de elleri arkadan bağlanmış bir şekilde cesedi Ankara Elmadağ'da bulundu.
Peki kim ya da kimler öldürmüştü Cem Ersever'i?
Bu sorunun cevabı, aradan onca yıl geçmesine rağmen hala verilebilmiş değil.
Cem Ersever'i öldürenler belli ki onu sorgulamışlardı, çünkü kayboluşu ile cesedinin bulunması arasında uzun bir zaman vardı.

*

Daha sonraki günlerde Cem Ersever'in sevgilisi Mahsune ile çalışma arkadaşı Mustafa Deniz'in cesetleri bulundu.
Kuşkular daha da arttı.
Herkes cinayet şebekesi olarak farklı adresleri(PKK, derin devlet vs.) gösteriyordu.
Fakat gösterilen adreslerden “derin devlet” çok daha ön plana çıktı.
Kamuoyu, devlet içindeki birtakım kişiler tarafından öldürüldüğü fikrini daha inandırıcı buldu.
Dönemin birçok faili meçhul cinayetinde ismi ortaya atılan Mahmut Yıldırım -bilinen ismiyle Yeşil- gündeme geldi.
Bunların dışında “yabancı istihbarat servisi parmağı” da yabana atılmayacak bir iddia.
Cem Ersever, Irak'taki Türkmen lideri Ömer Surçi ile ilişki kurmuştu.
Bu ilişkiden rahatsız olan çoktu.

*

Sonuç olarak yıllardan beri farklı senaryolar üretilmesine karşın net bir şey ortaya konabilmiş değil.
Cem Ersever cinayetini tek başına değil, 1993 yılında yaşanan tüm gelişmeleri de içine alarak değerlendirmek gerekir.
O zaman daha gerçekçi değerlendirmeler yapabiliriz.

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı