31 Ekim 2012 Çarşamba

Mehmet Eymür'den Önemli Açıklamalar


Bir dönemin önemli isimlerinden olan emekli MİT görevlisi Mehmet Eymür, TVNET'te Ferhat Ünlü'nün sunduğu İstihbarat programının konuğu oldu.

Sabah Gazetesi Özel İstihbarat Müdürü Abdurrahman Şimşek'in de katıldığı programda Mehmet Eymür, Milli İstihbarat Teşkilatı'nda görev yaptığı dönemle ilgili önemli açıklamalarda bulundu.

MEHMET EYMÜR KİMDİR?

Programın başında Mehmet Eymür'ü tanıtan kısa bir VTR yayınlandı. Eymür, yayınlanan VTR'de şu şekilde tanıtıldı: "Mehmet Eymür... Milli İstihbarat Teşkilatı'nda uzun yıllar kritik görevlerde bulunmuş çok önemli bir isim. Türkiye'nin istihbarat ve güvenlik tarihinin son yarım yüzyılındaki pek çok gelişmenin yakın tanığı. Eymür, 1960'ların başında girdiği MİT'te pek çok operasyonda rol aldı. Takip memurluğundan Kontrterör Merkezi Başkanlığı'na kadar yükseldi. CİA'ye çalışan Sabahattin Savaşman'ı yakalayan ekipte yer aldı. 12 Mart Muhtırası'ndan sonra adı işkenceyle özdeşleşmiş; Ziverbey Köşkü'nde sorgulamalara katılmış. Hiram Abas'la girlikte THKPC lideri Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürüldüğü Kızıldere Operasyonu'nda yer aldı. Behçet Cantürk ve Dündar Kılıç'ın gözaltına alınıp sorgulandığı Babalar Operasyonu'nu başlattı. Kamuoyunda 1. ve 2. MİT Raporları olarak bilinen istihbarat raporlarını yazdı. PKK lideri Abdullah Öcalan'a yönelik iki ayrı suikast girişimini yönetti. Susurluk kazasından sonra emniyetteki Mehmet Ağar ekibinin faaliyetlerini anlattı, kendisi de emniyetteki ekip tarafından Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ı kullandığı için eleştirildi. Mehmet Eymür, eski arkadaşı Şenkal Atasagun MİT Müsteşarlığı'na getirildikten sonra Washington'a atandı. Daha sonra MİT'ten emekli oldu ve Türkiye döndü. Ergenekon Davası'nda tanık olarak dinlendi. Eymür, bütün bu yönleriyle Türk istihbarat tarihinin en tanınmış isimlerinden biri, belki de birincisi...."

MEHMET EYMÜR HİRAM ABAS'I ANLATIYOR

Ferhat Ünlü, Mehmet Eymür'e, 26 Eylül 1990'da suikaste uğrayan ve yakın bir ilişkisi olduğu Hiram Abas'ı sordu. Mehmet Eymür, çalışma arkadaşı Hiram Abas'la ilgili şunları söyledi: "Hiram Bey lafını esirgemeyen ve çok düzgün bir insandı. Bazı insanlar onun isminden rahatsız olurlardı; Ermeni mi, Yahudi mi diye soranlar olurdu. Onun dedesi mason olduğu için bu ismi koymuş. O, bundan gocunmadı. Çünkü özgüveni olan bir insandı. Tam ismi aslında Mustafa Hiram Abas. Ama Hiram denilmesinden hiç rahatsız olmazdı. Çünkü masonlukla da hiçbir ilgisi yoktu. Sporcu bir insandı. Gençliğinde Fransa'da okurken ailesinin yükünü azaltmak için profesyonel boks müsabakaları yaparak geçimini sağlıyordu. Ayrıca benim kardeşim olmadığı için bir 'abi' gibiydi benim için. Yurtdışından döndüğümde ilk gelip hudutta beni karşılayan Hiram Bey'di. Başkalarının yanında resmi konuşurduk, ama beraber olduğumuz zaman 'abi' diye hitap ederdim."

HİRAM ABAS'I KİM ÖLDÜRDÜ?

Mehmet Eymür, Hiram Abas'ın suikast sonucu ölümüyle ilgili olarak da, "Hiram Bey'in belli bir mevkiye gelmesini arzu etmeyen insanların yaptığını söylemek mümkün" diye konuştu.

ZİVERBEY KÖŞKÜ SORGULAMALARI

Ferhat Ünlü, "12 Mart 1971'deki muhtıranın ardından yaşanan Ziverbey Köşkü sorgulamaları... Bu sorgulamaların işkenceli sorgulamalar olduğu söylendi. Siz de o köşkte bulunuyordunuz. Bu işkenceli sorgulamalar neydi?" sorunu yöneltti. Mehmet Eymür bu soruya karşılık, "Sorgu ile işkenceyi ayırmak lazım. Orası bir sorgu bürosu zaten. İstanbul'da Merkez Komutanlığı doluydu, Emniyet doluydu, her yer de tutuklular vardı. Bir tek Ziverbey değil" diye konuştu. Mehmet Eymür konuşmasını şu şekilde sürdürdü: "Ben iyi bir sorgucuydum. Sorgu zaten pek böyle iç açıcı, oturup da sohbet masasında yapılan, bir şey değil. Bir hücre gibi küçük bir odada kalıyor, kimseyle konuşmuyor, tuvalete bile kontrollü gidiyor. Bu zaten normal bir insan için bir işkencedir. Kesinlikle söyleyebilirim ki, zaman zaman bu tip aşırı davranışlar da bulunan insanlar oldu."

ŞEMDİN SAKIK NASIL YAKALANDI?

Mehmet Eymür, Şemdin Sakık'ın yakalanmasıyla ilgili olarak da önemli açıklamalarda bulundu: "Şemdin Sakık Barzani'ye sığınıyor. Barzani'nin resmi yayınladığı belge var. Şemdin Sakık bize sığınmıştır, Abdullah Öcalan'la görüş ayrılıkları olduğu için diye. Ondan sonra da Barzani bize verdi. Bizimkiler de gidip aldılar. Aynı Abdullah Öcalan'ın Kenya'da bize verilmesi gibi. Gidip de bir operasyonla alınma diye bir şey yok."


"MAHMUT YILDIRIM'I YURT DIŞINDA KULLANDIK"

Ferhat Ünlü, Mehmet Eymür'ün, "Mahmut Yıldırım'ı yurt dışında kullandık" demesi üzerine, "Nerede kullandınız?" diye sordu. Mehmet Eymür de, "Suriye'de kullandık, Lübnan'da kullandık" dedi.

NOT: Programın tamamını TVNET'in internet sitesinden izleyebilirsiniz.

29 Ekim 2012 Pazartesi

Ayşe Hür ile Hulki Cevizoğlu, Milli Mücadele ve Cumhuriyet Dönemi'ni tartıştı


Habertürk ekranlarında Pelin Çift'in sunduğu "Öteki Gündem" programının bu haftaki konukları, Araştırmacı-Yazar Hulki Cevizoğlu ile Radikal gazetesi yazarı Ayşe Hür oldu.

Yaklaşık dört saat süren programa ilerleyen saatlerde Habertürk gazetesi yazarı Murat Bardakçı da telefonla bağlandı. Sert tartışmaların yaşandığı programda "Atatürk ve Cumhuriyet" üzerine konuşuldu.

Moderatör Pelin Çift, öncelikli olarak konuklara Milli Mücadele'nin başlamasıyla ilgili bir soru yöneltti.

MİLLİ MÜCADELE NASIL BAŞLADI?

Ayşe Hür, Milli Mücadele'nin başlangıç hikayesiyle ilgili olarak şu açıklamaları yaptı: "Bu tür tarihsel süreçlerde bir başlangıç tarihi seçmek gerçekten problemli bir şeydir. Yani hiçbir şeyin tek bir günde başladığını ve o tarihten önceki ile o günden sonrasının çok büyük bir farklılık olduğunu söylemek doğru değil."

Ayşe Hür, 19 Mayıs tarihinin, 15-20 Ekim 1927 tarihli CHP Kurultayı'nda Atatürk'ün okuduğu Büyük Nutuk'taki, "19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktım..." cümlesiyle bağlantılı olarak resmi tarihin başlangıç seçtiği bir tarih olduğunu belirtti. 

Ayşe Hür konuşmasını şu şekilde sürdürdü: "Sizin de bir az önce dediğiniz gibi buna itiraz edenler var. Bu itirazlardan en önemlisi, muhtemelen de en ciddiye alınması gereken, Milli Mücadele'nin önemli iki liderinden birisi olan Kazım Karabekir Paşa'nın itirazıdır.  Onun iddiasına göre Mustafa Kemal o sırada farklı bir gündem içerisindeydi. Başka kaynaklardan da bildiğimiz kadarıyla Mustafa Kemal'in, İstanbul'da bir çözüm yaratılabilir mi diye bazı görüşmeler yaptığı veya yapmayı planlandığı anlaşılıyor. Bunların arasında İstanbul'daki İtilaf Devletleri temsilcileri var, İngiliz istihbarat görevlileri var, İtalyan temsilcisi var, Fransızlar var... Ama bir yandan da acaba Harbiye Nazırı olursa gidişatı tersine çevirecek bazı siyasi manevraları orada yapabilir mi şeklinde bir şeyi var. Bu kınanacak bir şey değil."

Hulki Cevizoğlu ise Milli Mücadele'nin başlangıç hikayesiyle ilgili olarak şu açıklamaları yaptı: "Kurtuluş Savaşı'nı Mustafa Kemal başlatmıştır. Kazım Karabekir başlatmamıştır... Kazım Karabekir çok önemli bir insandır. O olmasaydı Kurtuluş Savaşı'nda sonuç ne olurdu, ona bakmak gerekir. Çünkü Kazım Karabekir, Mustafa Kemal'i tutuklamakla görevlendirilen bir Osmanlı paşasıydı aynı zamanda. Onu orada tutuklasaydı belki kaderi değişecekti. Ama Mustafa Kemal'in aklına sonradan gelmiş bir fikir değildir bu Milli Mücadele."

"SARAYA DAMAT OLABİLİR, ÇOK RAHAT YAŞAYABİLİRDİ"

Hulki Cevizoğlu, Mustafa Kemal'in ihtilalci yapısının öğrencilik yıllarından itibaren kendisini gösterdiğini belirtti: "Mustafa Kemal Harp Okulu'na girdiğinden itibaren ihtilalci yapısını ortaya koymuş bir insan. O sırada gözaltına alınmış, duvar gazetesi çıkarmış, tek yapraklı gazete çıkarmış... Kendine aşırı güveniyor. Osmanlı'nın gidişatını kötü görüyor. Öğrencilik yıllarında defalarca başı derde girmiş ve bunlardan da korkmamış birisi. O da saraya damat olabilir, çok rahat yaşayabilirdi." 

MUSTAFA KEMAL VAHDETTİN'İN KIZIYLA EVLENMEK İSTEDİ Mİ?

Bu noktada Ayşe Hür, "Sabiha Sultan evet deseydi belki de olacaktı. Çünkü Ömer Faruk Efendi'ye aşık olduğu için o hanımefendi reddetmiş" açıklamasını yaptı.

İZMİR NE ZAMAN İŞGAL EDİLDİ?

Programın iki konuğu arasında İzmir'in işgali konusunda da görüş ayrılığı yaşandı. Ayşe Hür, "İzmir'e ilk 9 Kasım'da asker çıkarıldı" dedi. Buna karşılık Hulki Cevizoğlu ise bu tarihin 15 Mayıs 1919 olduğunu söyledi. 

Ayşe Hür İzmir'in işgaliyle ilgili olarak konuşmasını şu şekilde sürdürdü: "9 Kasım 1918'de İzmir'e ilk işgal kuvvetlerinin askeri temsilcisi gelmiştir. Herkes de memnun olmuştur. İttihat ve Terakki'den yılmış olan halk ve oradaki gazetelerin hepsi 'iyi oldu' demiştir. Ta ki 15 Mayıs'taki resmi işgale kadar. "

Programın devamında Ayşe Hür, İngilizlerin Osmanlı topraklarını işgal düşüncesiyle ilgili olarak şunları söyledi: "Britanya İmparatorluğu içerisindeki çeşitli karar alıcıları uzun süre düşünüyorlar: İstanbul'u işgal etsek mi, etmesek mi?... Britanya'nın bu konudaki karar mekanizmaları arasında farklı görüşleri ileri sürenler var. Çünkü, İstanbul gibi İslam dünyası için çok önemli bir şehrin, halifenin başkentinin, işgal edilmesi milyonlarca Müslüman ahaliyi kızdırabilir, öfkelendirebilir. "

AMERİKA'NIN GİZLİ PLANI

Hulki Cevizoğlu, gizli bir elin resmi tarihten ABD'nin işgalciler arasındaki konumunu sildirdiğini belirtti: "Resmi tarih bize Amerikan savaş gemilerinin boğazlara geldiğini söylemedi... Resmi tarih bize Samsun'u Amerikan Savaş gemilerinin korumasında Yunan gemilerinin bombaladığını söylemedi."

"YUNANLILARI ZORLA ANKARA'YA İTTİLER"

Hulki Cevizoğlu, Yunanlıların Türkiye topraklarını işgal girişimiyle ilgili olarak da şunları söyledi: "Yunanistan yöneticileri diyor ki: 'Biz kendi halimizle zor uğraşıyoruz. Türkiye'yi işgal edecek kuvvetimiz yok. Bunlar bizi arkadan itiyor.' Arkadan itenler kim Yunanistan'ı? Bugün PKK'yı kullanan dış güçler, 1919'da da Yunanistan'ı kullanıyor. 1919'un PKK'sı Yunanistan'dı; Türkiye'yi işgal bakımından. Çünkü adamlar, 'bizim halimiz yok bizi bırakın' diyor. Onlar da savaştan çıkmışlar, ama 'bizi ittiler' diyorlar. Adamları zorla Ankara Polatlı'ya kadar ite ite getirdiler."


23 Ekim 2012 Salı

ADNAN KAHVECİ






Cemal Süreya der ki: "Her ölüm erken ölümdür."
Gerçekten de öyleydi; her ölüm erkendi.
Ülke olarak bu durumu az mı tecrübe etmiştik?
Özellikle de, birçoğumuzun "kara yıl" olarak adlandırdığı 1993'te...
Bu topraklarda yaşayanlar iyi bilir; kayıpların ve ayrılıkların yılı olan 1993'ü.
Kimleri kaybetmemiş, kimlerden ayrılmamıştık ki?
Turgut Özal, Uğur Mumcu, Adnan Kahveci, Eşref Bitlis, Bahtiyar Aydın ve ismini sayamadığım daha niceleri...
En çalışkan siyasetçilerimizi, en cesur gazetecimizi ve en donanımlı askerlerimizi bu "kara yıl"da kaybetmiştik.
Pazar günü, bu isimlerden Adnan Kahveci'nin ölüm yıldönümü.(5 Şubat 1993)
Adnan Kahveci, bundan 19 sene önce bir trafik kazası sonucu eşi ve kızıyla birlikte hayatını kaybetmişti.
Bu vesileyle onu hatırlayalım ve hatırlatalım.

*

Adnan Kahveci, unutulmaz bir siyaset adamıydı.
Trafik kazaları üzerine az kafa yormamıştı.
Trafikte suç işleyenlerin "anında ceza ödemesi" sisteminin mucidiydi.
Bu yasayla birlikte trafik kazalarının azalmasını umut ediyordu.
Ancak ne hazindir ki, kendisi bir trafik kazası sonucu yaşamını yitirdi.
Kaza mıdır, değil midir?...
Suikast olabileceği yolunda ciddi kuşkular vardı.
Ancak tüm soruşturmalara karşın suikast iddiası delillendirilemedi.
Yine de birçoğumuzun kafasında soru işaretleri yok değil!

*

O, tüm kesimlere kendini sevdirmeyi başarabilmişti.
Gazeteci Necati Doğru, farklı siyasi görüşleri paylaşmasına ve Kahveci'nin bakan olduğu hükümetin sıkı muhaliflerinden biri olmasına rağmen onun ölümünden sonra köşesinde şu satırları yazmıştı:
"Oysa sosyal vicdanı vardı.
Dubleciliğe karşı çıktı.
Sülüklüğe karşı çıktı.
Kıyak Emekliliğe karşı çıktı.
Rüşvete karşı çıktı.
Lojman sefasına karşı çıktı.
Kara ekonomiye karşı çıktı."
Açıkçası, Kahveci'yle aynı siyasi mecradaki kişiler bile onu bu kadar net ve güzel anlatamazdı.

*

Aslında daha okul sıralarında belliydi; zekiliği ve çalışkanlığı.
1966'da Kabataş Lisesi'ni birincilikle bitirmiş ve aynı yıl girdiği üniversite sınavında Türkiye birincisi olmuştu.
ABD'deki Purdue Üniversitesi'nde Elektrik Mühendisliği bölümünden mezun olmuş, Missouri Üniversitesi'nde de doktorasını yapmıştı.
Ayrıca üç yabancı dil biliyordu.
Başarı, başarı, başarı...
Adnan Kahveci demek; başarı ve durmadan çalışmak demekti.
Turgut Özal, bu yeteneği görmede gecikmemişti.
1983'te ANAP'ı kurduğunda onu da yanına almıştı.
1987'de Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı, 1988'de de Maliye Bakanı oldu.
Bakan olmasına rağmen seçmen bölgesi olan İstanbul Kartal'dan hiç ayrılmadı.
Bölgesinde birçok kahveyi bizzat dolaşır ve ayrım gözetmeksizin birçok siyasi görüşten kişiyle istişare ederdi.

*

1991'de yeniden seçilen 130 milletvekili, ikinci kez 40'ar milyon lira maaş alacaktı.
O dönem, "duble maaş" olarak bilinen bu duruma en çok karşı çıkan vekillerden oldu.
Bu duruma şu sözlerle tepki göstermişti: "Ben; Ekim, Kasım, Aralık ayı maaşlarımı aldım.İkinci kez aynı aylar için maaş almak, kanunen hakkım olsa da vicdanen kendimde öyle bir hak görmüyorum."
Böyle de vicdanlıydı.

*

Meclis Lojmanları'nın yerine Merkez Bankası Lojmanları'nda kaldı. Gerekçesiyse; Meclis Lojmanı'nın devlete ayda 12 milyona, kendi kaldığı lojmanınsa 1 milyona mal olmasıydı.
"Makam şoförü uygulamasından vazgeçilmeli.Herkes kendi taşıtını kendi kullanmalı, benzin fişini kendi doldurmalıdır.Şoförleri başka alanda istihdam etmeliyiz." derdi.
Böyle de tasarrufluydu.
Onu birçoklarından farklı kılansa tasarrufa halktan değil, yöneticilerden başlama stratejisiydi.

*

Milli Emlak arazisini ucuza kapatmaya çalışanların karşısında dimdik durdu.
Kara ekonomiyi bitirmek için esnafa yazar kasa uygulamasını zorunlu hale getirdi.
Elektronik oy sayım cihazı ve mini yazar kasayı icat etti.
Bu icatlarının patentlerini de aldı.
Böyle de mucitti.

*

En sonki mucidi; "enflasyona çözüm" olacaktı.
Üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyordu.
Ancak uygulaması nasip olmadı.
Seçim sistemi üzerine de projeleri vardı; yürürlüğe koyamadığı.
Mesela bugün birçok partinin tartıştığı, aday belirleme sistemi.
Kahveci, yürürlükte olan sistemin lider sultasını oluşturduğunu savunuyordu.
Buna çözümüyse adayların, halkın katılımıyla ön seçim sonucunda belirlenmesiydi.
Bugün bile hala tartışılan bir mevzu değil mi?

*

Elinin altında hep bir hesap makinesi vardı.
Bilinen politikacı tipi değildi.
Her yönüyle farklı bir siyasetçiydi.
Gazeteci Taha Akyol, bir anısını köşesinde şöyle paylaşmıştı: "Cebinde daima taşıdığı hesap makinesini çıkarmış, 'ehliyet cüzdanı' yerine 'sürücü kartı' vermenin ne kadar tasarruf sağlayacağını hesap ediyordu."

*

Özal'ın direktifiyle Kürt sorunu üzerinde de çalışmalar yaptı.
Ülkemizde sayılı olan Kürt sorunu raporlarından biri ona aitti.
Bunun için bölgeye de sık sık gitti
Hatta bir keresinde PKK'nın pususundan son anda kurtuldu.

*

Talana, kaçağa, rüşvete karşıydı.
Sevmeyenleri de bu yönlerini bilirdi.
Öyle ki yıllar sonra bir bakan kaçak yapılaşmanın üzerine gittiğinde, "Adnan Kahveci'yi sakın unutma" sözleriyle tehdit edilecekti.

*

Siyasetin kıvraklıklarını ve inceliklerini bilmezdi.
Tek bildiği ve yaptığı; çalışmak ve üretmekti.
Onu, popülizmle suçlayanlar da oldu.
Ancak onu biraz tanıyanlar, bu iddiaları dikkate değer bulmadı.
Öldükten sonra ismi sokaklarda, caddelerde, parklarda,okullarda yaşadı.
Sağ görüşe mensup belediyeler de, sol görüşe mensup belediyeler de onun ismini vermekten hiç çekinmedi.
Dedik ya; herkes tarafından sevilen bir isimdi.

*

İşte böyle güzel adamdı, Adnan Kahveci.
Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.

MERT C. DEMİR

22 Ekim 2012 Pazartesi

Senarist olmak: Nasıl senarist olunur?

Senaristlik, oldukça meşakkatli bir meslek. Peki, senarist nasıl olunur? Bunun için iyi bir birikim elde etmek yeterli mi?


Senarist, bir filmin en önemli unsurudur.
Büyük çaba ve emekle filmi yoktan var eden kişidir.
Ancak buna karşın hak ettiği karşılığı bulamaz.
İzleyicilerin büyük çoğunluğu, izlemeye doyamadıkları dizilerin ya da filmlerin bir yazarının olduğunu unuturlar.
Bu nedenle de senaristi ile anılan filmler çok nadirdir.
Filmler daha çok başrol oyuncusuyla ya da yönetmeniyle anılır.
Senaristler tabiri caizse “öksüz”lerdir.
Ya da daha farklı bir şekilde tanımlamak gerekirse, “görünmeyen kahramanlar”dır.
Aslında her şey onun kalemiyle başlar.
Diğer unsurlar ise onun kaleminin ardından gelir.

SENARİST ARANIYOR

Ülkemizde film ve dizi sektörünün yükselişi senaristlerin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi.
Her yıl çekilen film ve dizi sayısı inanılmaz bir şekilde artmakta.
Bu artışın sonucunda senarist ihtiyacı belirdi.
Çünkü, diğer unsurlar bir şekilde bulunmasına karşın güzel bir hikaye ve bu hikayeyi kalemiyle izleyiciye sunacak kaliteli senarist bulunmasında çeşitli sıkıntılar var.
Son dönemlerde dizi sektöründe görülen kısa vadeli yapımlar ve gişede beklentileri karşılamayan filmler, çok net bir biçimde kaliteli senaristlere ihtiyacın olduğunu bize gösteriyor.

KALİTELİ SENARİST

Üst üste değindiğimiz kaliteli senaristten kastımız nedir?
Kaliteli senarist, her şeyden önce yaratıcıdır.
Çakma hikayeler değil özgün hikayeler bulur.
Bazen çakma hikayelerle belli bir yol alınsa da elbet bir yerde tıkanıyor.
Bunun için daha önce değinilmemiş konular bulunmalı.
Günümüze değin birçok film yapıldı, bu yüzden biliyorum ki konu seçimi de kolay bir iş değil.
Ancak unutulmamalıdır ki, günümüzde ancak özgün hikayeler hak ettiği değeri bulur.

SENARİST NASIL OLUNUR?

Gelelim senarist adaylarına...
Senarist nasıl olunur?
Öncelikli olarak senaryo yazımının belirli kuralları öğrenilmeli.
Bu öğrenim okullarda ve kurslarda yapılabileceği gibi şahsi gayretlerimizle de yapılabilir.
Senaryo yazım kurallarını öğrendikten sonra sıra özgün bir hikaye bulmaya gelir.
Özgün bir hikaye bulup bunu senaryolaştırdıktan sonra senarist adaylarını zorlu bir süreç bekler.
Biraz önce piyasada özgün hikayeler arandığını belirttiysek de yapımcılarla iletişim kurmak o kadar da kolay olmayabilir.
Bazen randevu almak için uzun bir süre bekleyebilirsiniz.
Yalnız son zamanlarda bazı yapımcılar internet sitelerinden senaryo kabul etmekte.
Bu yol da seçenekler arasında yerini almalı.

21 Ekim 2012 Pazar

CEM ERSEVER'İ KİM ÖLDÜRDÜ?

Cem Ersever

Cem Ersever...
Bir dönemin en önemli ve en konuşulan askerlerinden biri.
PKK'ya karşı verilen mücadelenin bizzat içinde yer aldı.
Birçoklarına göre, “JİTEM'in karakutusu.”

*

Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'in “uçak kazası” sonucu ölümünün ardından 17 Mart 1993'de istifa etti.
Cem Ersever'in Eşref Bitlis'le olan yakın ilişkisini birçok kişi bilirdi.
İstifasının ardından Aydınlık gazetesine yaptığı açıklamalarla çok konuşuldu.
Üçgendeki Tezgah” ve “Kürtler, PKK ve Abdullah Öcalan” kitaplarını yazdı.
Yazdığı kitaplar da Aydınlık gazetesindeki açıklamaları kadar dikkat çekiciydi.

*

24 Ekim 1993 günü ifade vermek üzere Ankara'ya gitti, ancak bir daha kendisinden haber alınamadı.
Yaklaşık iki hafta boyunca kimse Cem Ersever'e ulaşamadı.
4 Kasım 1993'de elleri arkadan bağlanmış bir şekilde cesedi Ankara Elmadağ'da bulundu.
Peki kim ya da kimler öldürmüştü Cem Ersever'i?
Bu sorunun cevabı, aradan onca yıl geçmesine rağmen hala verilebilmiş değil.
Cem Ersever'i öldürenler belli ki onu sorgulamışlardı, çünkü kayboluşu ile cesedinin bulunması arasında uzun bir zaman vardı.

*

Daha sonraki günlerde Cem Ersever'in sevgilisi Mahsune ile çalışma arkadaşı Mustafa Deniz'in cesetleri bulundu.
Kuşkular daha da arttı.
Herkes cinayet şebekesi olarak farklı adresleri(PKK, derin devlet vs.) gösteriyordu.
Fakat gösterilen adreslerden “derin devlet” çok daha ön plana çıktı.
Kamuoyu, devlet içindeki birtakım kişiler tarafından öldürüldüğü fikrini daha inandırıcı buldu.
Dönemin birçok faili meçhul cinayetinde ismi ortaya atılan Mahmut Yıldırım -bilinen ismiyle Yeşil- gündeme geldi.
Bunların dışında “yabancı istihbarat servisi parmağı” da yabana atılmayacak bir iddia.
Cem Ersever, Irak'taki Türkmen lideri Ömer Surçi ile ilişki kurmuştu.
Bu ilişkiden rahatsız olan çoktu.

*

Sonuç olarak yıllardan beri farklı senaryolar üretilmesine karşın net bir şey ortaya konabilmiş değil.
Cem Ersever cinayetini tek başına değil, 1993 yılında yaşanan tüm gelişmeleri de içine alarak değerlendirmek gerekir.
O zaman daha gerçekçi değerlendirmeler yapabiliriz.

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı